7 Ekim 2022 Cum

Yalnızlık: Uzlet mi yoksa Kaçış mı?

Yalnızlık, bazen günler ve geceler boyunca yârimiz ve yoldaşımız olur. Onu arar ve özleriz. Bir şahsiyet kazanır, ete ve kemiğe bürünür. Ama bir süre sonra o şahsiyet karşımızdan yok oluverir. Yalnızlığın bitmek ve tükenmek bilmeyen bağrında günler ve geceler birbirini kovalar.

 

 

Yalnızlık: Uzlet mi yoksa Kaçış mı?  
 
Yalnızlık, insanın toplumdan ve kendisinden kopması/kaçması mıdır? Bir çaresizlik midir yoksa bir zayıflık göstergesi midir? Bir zindan, arınma ve durulma vakti midir? Yoksa kendisine sığındığımız ve ruhumuzun dinginleşmesini mümkün kılan farklı bir yurt mudur? Evet, bir bakıma, yalnızlık, bir kaçış ve kopuştur. İnsan bazen toplumdan, insanlardan, dahası kendisinden ve kendi benliğinden kaçar, kaçmak ister. Ama nereye kadar ve neden? Peki sığındığı ve ruhunun teskin olmasını istediği yer neresidir? Yalnızlıkta aradığımız şey nedir? Yalnızlık bize ne verebilir?
 
Bazen nedenini tam olarak bilmediğimiz tuhaf duygular eşliğinde yalnızlığı arar ve onunla birlikte olmak isteriz. Bazen toplum içinde olduğumuz halde kendimizi koyu bir yalnızlığın içinde buluruz. Bazen yalnızlığın sesi fizik alemini aşarak bizi ötelerin ötesiyle buluşturur. Yalnızlık ve sessizlik konuşur, hem de derinlerden ve ötelerden gelen bir sesle. Sessizliğin sesine dönüşerek konuşur.
 
Yalnızlık, bazen zifiri bir karanlığa ve ölümün soğuk yüzüne dönüşür. Ölürüz, eşimiz, dostumuz ve çocuklarımız bize ağıtlar yakar. Yalnızlık onların çığlığı ve matemi olur. Mezarda yapayalnız kalışımızı ve hayatımızın ne olacağına ilişkin belirsizlik, bizi kahreder. Belki de yalnızlığın en ürkütücü yanı ve en yakıcı gerçeği, ölüm metaforunu yüreklerimize kazıyabilmesidir. Bu yanıyla yalnızlık, insanı iliklerine kadar ürpertir ve dehşete düşürür. Eğer ölüm denen o yakıcı yalnızlık fikrinin ötelere açılan bir kapısı yoksa, o zaman ölüm insan için büyük bir kabusa ve umutsuzluk girdabına dönüşür. Çıkmaz bir sokağa açılan bir kapı olur. Burada insan, kelimenin tam anlamıyla kendisini ciddi bir bunalımın içinde bulur. Bu durumda bu tip insanlar için iki seçenek vardır: Çıldırmak ya da hayatın sonunu bir cehennem içinde geçirerek ölüp gitmek. Aslında her iki seçenek de farklı gibi görünse de aynı kapıya çıkmaktadır. Ancak ölümle yüzleşmesini bilenler, ölmeden önce ölenler ve zaman zaman ölümün provasını yapanlar için burada bir sıkıntı olmaz, olamaz. Çünkü, ölüm, onlara yabancı değildir, çok iyi bildikleri, tanıdıkları ve bihakkın tecrübe etmeye çalıştıkları bir şeydir. Onlar için ölüm, hayatın bir parçasıdır ve son derece doğaldır.
 
Yalnızlık, bazen bir sıla ve hasret olur, yüreklerimize çöreklenir. Sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz yakın ve dostlarımızdan ayrı kalmanın acısını ve ızdırabını yüreklerimizde hissederiz. Yalnızlık, bazen insanın canına tak eder ve çekilmez bir hal alır. İçinde bulunduğumuz dünya ve ortam sanki üzerimize gelir ve bizi köşeye sıkıştırır. Tarumar olan ve bir an önce bulunmaz, yerlerden toparlanmazsa bir daha kavuşamayacağımız hissine kapıldığımız ruhumuzu zifiri bir karanlıkta arar dururuz. Üzerine basmaktan, onu örselemekten veya öldürmekten korkarız. Ruhumuz karma karışık duygu ve düşüncelerle doludur. Ruh, bir yay gibi gerilip ok gibi fırlamak ve kabından çıkmak ister. Ama bir türlü bunu başaramaz. Yüreklerimiz bedenimize sığmaz, taşar ve coşkun bir sel gibi akar. Bıçak kemiğe dayanır, canımız sohbet edecek ve sohbete erecek bir dost arar.
 
Yalnızlık, bazen günler ve geceler boyunca yârimiz ve yoldaşımız olur. Onu arar ve özleriz. Bir şahsiyet kazanır, ete ve kemiğe bürünür. Ama bir süre sonra o şahsiyet karşımızdan yok oluverir. Yalnızlığın bitmek ve tükenmek bilmeyen bağrında günler ve geceler birbirini kovalar. İnsanın bir yandan yalnız olma arzusu, diğer yandan da yalnız kalmaktan korkması anlamakta zorlandığımız farklı bir ironidir. Ancak bu, düşe kalka yoluna devam etmeye çalışan insan denen varlığa ve onun temel yapısına çok da yabancı bir durum değildir. Çünkü, insan, neredeyse yeryüzünde hem yukarılara, zirvelere çıkabilen, her türlü güzelliği kendinde barındırma potansiyeli olan hem de aşağılara düşebilme ve aşağılaşabilme kabiliyetine sahip olan tek varlıktır. İnsanın iç dünyası, siyah ile beyazın, umut ile umutsuzluğun, neşe ile sevincin, iyi ile kötünün savaş meydanıdır. Ruh ile nefsin bitmeyen mücadelesine sahne olur yürekler. Dolayısıyla insan yaratılış itibariyle ironik bir doğaya sahiptir. Meseleye bu açıdan bakarsak, yalnızlığın neden bazen çok arzu edildiğini, bazen de neden çekilmez bir durumun ifadesi olduğunu anlamak daha kolaydır.
 
Bazen iliklerimize kadar yalnız kalmaya ve kendi iç dünyamıza dönmeye o kadar ihtiyaç duyarız ki, bu noktada halimiz çölde su arayan ve susuzluktan ölmek üzere olan adamın durumundan pek farklı değildir. Ruhumuzu ve bedenimizi arındırmak, belki dinlendirmek, daha sakin ve daha dingin bir hayata başlamak için bir başlangıç yapmak adına. Sık sık kendimize, kendi iç dünyamıza dönmeye, ruhumuzun yalnız kalmaya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç, haz ve hız çağını yaşadığımız, çok boyutlu ve karmaşık sorunlar yaşadığımız bugünlerde daha çok önem kazanmaktadır. Çünkü başka şeylerle uğraşırken kendi iç sesimizi dinlemeye ve duymaya vakit ayırmıyoruz. Oysa bu sese o kadar çok ihtiyacımız var ki. Diğer bir deyişle, kendimizle baş başa kalmaya ve kendimiz olmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. Hiç değilse bazen bu şekilde davranabilsek, hayatın omuzlarımıza yüklediği yük ve sorumluluklarımızın ağırlığı çok daha hafif bir süreç izleyecek. Kendimizi daha rahat ve daha güven içinde hissedebileceğiz.
 
Burada anlatmaya çalıştığımız yalnızlığı biraz daha açarsak şunları kaydedebiliriz: Hz. Muhammed’i Hıra Dağı’nın ve Hz. Musa’yı da Tur Dağı’nın doruklarına çeken yalnızlık, aslında yeni başlangıçlara ve yeni bir güne gebe olan bir hayatı müjdeler bize. Hayata hayat katan bir hayatı. Öldüren değil, dirilten ve bizi kendimize getiren bir hayatı. Rahmet rüzgarlarıyla dağların doruklarından yüreklerimizin gözelerine ruh üfleyen bir hayatı muştular. Nebilerin yalnızlığı, güneşin batışını değil, doğuşunu önceler. Kim bilir, belki de insanın yana yakıla aradığı yalnızlık, bir yanıyla nebevi bir uzlet, ruhlarımızı arındıracak ve terbiye edecek olan bir rahmettir. Bu manada uzlet/yalnızlık, insanlardan, toplumdan ve sorumluluktan bir kaçış değildir. Daha etkili ve donanımlı bir şekilde onların üstesinden gelebilmek için doruklardan ve yüreklerimizin derinliklerinden gelen karşı konulmaz bir güç ve enerjiyle donanmaktır.
 
 Dr. Şahin EFİL

Related Articles

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

1,465BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
15AboneAbone Ol

Çok Okunanlar