Get Adobe Flash player


ORDU AKKUŞ VE SALMAN ÜÇGENİ

ORDU AKKUŞ VE SALMAN'IN TARİHİ

Bu çalışmam aslında Salman ve Çayıruşağı makelesinin birinci kısmını içermektedir. Akkuş ya da Salman olsun tarihçesi hakkında özellikle de Osmanlı dönemine ait tarihlerle alakalı bilgiler oldukça sığdır. Ben de bu konu ile on yılı aşkın zamandır alâkadarım ve bu çerçevede edindiğim bilgileri kayıt altına alaraktan en azından küçük de olsa bu konuya katkı sağlayacağını ümit ederek siz değerli okuyucularımla paylaşmaktan onur duyacağım.


Doğu Karadeniz’de Cumhuriyet öncesinde Türklerin yanında Müslüman Gürcüler, Lazlar ile Rumlar ve Ermeniler yaşamakta idi. Cumhuriyet’ten sonra Rumlar ve Ermeniler bölgeyi terk ettiler. Ordu’daki Türk nüfusunun büyük çoğunluğu Sivas ve Tokat üzerinden gelen Çepnilerdir.


1872 yılına ait Trabzon Vilayeti kazalarından bazılarının (Doğu Karadeniz’in) nüfus yapısı:
1872 yılında Trabzon Vilayetine bağlı kazalarının hane bazında resmi etnik yapısı:


Samsun 115 kura, 8 mahallat, 3372 Müslüman hane, 4802 Rum hane, 97 Ermeni haneden; Ünye 81 kura, 5 mahallat, 3367 Müslüman hane, 250 Çerakis, 589 Rum hane, 312 Ermeni haneden; Niksar 56 kura, 22 mahallat, 2085 Müslüman hane, 150 Çerakis hane, 159 Rum hane, 182 Ermeni hane; Çarşamba 115 kura, 8 mahallat, 5775 Müslüman hane, 314 Çerakis hane, 451 Rum hane, 1077 Ermeni hane, 15 Katolik haneden mürekeptir.

 

 

‘’Gümüş kemer ince belinde,

Eğlenme yâr pazar yerinde.

Oyalı da mendil elimde,

Kavlimiz var alma dibinde.

 

Salman’ın yolları yokuştur,

Güzelin nazarı pek hoştur.

Emine'min sarı saçları,

Şu Ordu’nun içinde yoktur.

 

Gürgenin dalı pek m'olur,

Yârin sevdiceği tek m'olur.

Uludüz'den aşboğaz gelir,

Acep el kızı dönek m'olur.

 

Salmanbaşı sistir seçilmez,

Gelin yüzü tüldür görülmez.

Çayıroğlu'na el değmesin,

Aşk yaresi hardır geçilmez.

 

Genel Olarak Ordu

                                                                    

          Ordu’ya bağlı Salman ve dolaylarının özellikle de aşağı tarafların tarihini bir hayli geriye götürmek mümkündür. Buna kanıt olarak ise yörede bulunan Rum mezar kalıntıları gösterilebilir. Ancak bu yapıların neredeyse hepsi gömü arayanlar tarafından tahribata uğramıştır. Ayrıca define haritaları da buna kanıt teşkil etmektedir. Bununla beraber yöreden son Rum göçü -özellikle sahil kesiminden- 1924 yılında Yunanistan ile yapılan Nüfus Mübadelesi Anlaşması ile olmuştur. Birçok Rum yanlarında götüremeyeceği değerli ziynet eşyalarını belirli yerlere gömmüşlerdir. Diğer yandan dayanıklı malzemeden bir kanıt aramak nafiledir çünkü ahşap malzemenin bolluğu diğer maddelerin kullanımını gerektirmemiştir. Ancak arkeolojik kazılarla çok fazla olmasa da bazı kalıntıların izine rastlanacağı sanılmaktadır. Buna mukabil yüksek kesimlerde oturan ecnebi unsurların yöreden ne zaman ayrıldıkları meçhuldür. Çünkü bu yakın bir zamanda olmadığı kesindir.

Ordu İli Akkuş İlçesine bağlı Salman Kasabasına geçmeden evvel biraz Ordu'yu tanımakta fayda olacaktır. İl topraklarını Canik ve Karadeniz dağlarından akan akarsular sulamaktadır. Turna Suyu, Melet Irmağı, Akçaova Deresi, Bolaman Irmağı, Ceviz Deresi, Curi Deresi ve Karakuş Deresi gibi.. Karagöl Dağı'nda küçük buzul gölleri, Fatsa'da Gaga Gölü ve Ulubey'de Ulugöl başlıca göllerdir. 2008 yılı TUİK sonuçlarına göre il nüfusu 719,278'dir.

İlin jeolojik yapısını, II. zamanda oluşan lavlarla, kuzey batı ve güney doğu yönlerinde uzanan volkanik kütleler meydana getirmiştir. İl toprakları II. ve III. zamanda oluşmuştur. Aybastı ve Gölköy yöresinde kömür yatakları vardır. Gölköy'deki tektonik çöküntüyle sahil IV. zamanda alüvyonlu toprakla örtülerek düzlük alanları oluşturmuştur.

İlin ekonomisi tarım, hayvancılık, balıkçılık ve küçük sanayiye dayanır. Fındık üretiminde birinci sırada gelen Ordu bal üretiminde de önemli bir ağırlığa sahiptir.

            Ordu’nun dereleri

‘’ Ordunun dereleri aksa yukarı aksa,               

Vermem seni ellere Ordu üstüme kalsa.

                                        Sürmelim Amman

Oy Mehmedim Mehmedim sana küstüm demedim,

Beni sana geçmişler vallahi ben demedim.

                                          Sürmelim amman.

Ordunun dereleri kara yosun bağlıyor,

Kalk gidelim sevdiğim annem evde ağlıyor.

                                           Sürmelim Amman

(Nakarat)

Oy bağlamam bağlamam zerdali dalı mısın

Garip garip çağlarsın benden de dertli misin

                                            Sürmelim amman. ‘’

(Nakarat)

 

Türklerden Önce Ordu:

 

M.Ö. 2000 yıllarından sonra Anadolu’ya hakim olan Hititler M.Ö. 1269’da Mısırlılarla tarihin ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Antlaşmasını imzaladı. Hititlerin yıkılmasından sonra bölge Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerler ve İskitler’in istilasına uğramıştır. Kimmer ve İskitlerin önünden kaçan Kalipler ve Trebonlar Ordu yöresine yerleşmeye başladılar (Ordu Korgan ve Akkuş çevresi).

M.Ö. 7. yüzyılda da Egeli bir topluluk olan Miletlilerin bu bölgede koloni kurmaya başlamıştır. Miletliler ilk kolonilerini Sinop’ta kurarak doğuya doğru Amisos (Samsun), Ünye, Fatsa, Katyora (Ordu) ve Kerasus’a (Giresun) doğru ilerlediler. Bu dönemde Anadolu’ya Med-Pers İmparatorluğu hakimdi ancak, kıyıya Miletliler hakim olmuştur.

Persler, M.Ö. 585’te Lidya Devleti’ni yenerek Anadolu’ya tam hakim oldu. Anadolu’da Kapatokya adıyla bir eyalet kurdular. Karadeniz’de ise Pont Kapadokya’sını (deniz kenarı ülkesi) kurmuşlardır. Pontos’un merkezi Amasya idi. Pontus, misafir kabul eden deniz anlamındadır (pont oksinus). O zamanlar Yunan tarihçi Ksenophon, Onbinlerin Dönüşü kitabında (M.Ö. 431) adlı eserinde bölge halklarını M.Ö. 400’de Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Kaliplar ve Tibarenler olarak sıralamıştır.

Makedonya kralı Büyük İskender, M.Ö. 331’de  Pers İmparatorluğu’nu yenerek Anadolu’daki 200 yıllık Pers hakimiyetine son vermiştir. Makedonya İmparatorluğu İskender’in ölümünden sonra parçalandı. Amisos başkent olmak üzere Orta ve Doğu Karadeniz’de Pontus Devleti kuruldu (M.Ö. 280-M.S. 63)

Salman-Seferli-Alan ve Erbaa arasında bulunan Kevgir Kalesi ise Pontus Krallığı’nca savunma amaçlı yapılmıştır. Bu kale daha sonraki yüzyıllarda da kullanılacaktır.

M.S. 63 yılında Roma İmparatorluğu tarafından yıkılarak eyalet haline getirilen Pontus’un ilk valisi olan ve Bolaman Irmağına adını veren Polemonyum’dan sonra eyalet Pont Polemonyun olarak anılmaya başlanacaktır.

395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması ile Anadolu Doğu Roma İmparatorluğu’nda kalmıştır. Zamanla güçlenen Venedik ve Ceneviz devletleri Akdeniz’de olduğu gibi Karadeniz’de de aktif rol üstlenip kıyılarda koloniler kurmaya başlamışlardır.

Krallarının Pers kökenli olduğu Pontus Krallığı’nın merkezi Trabzon, Roma ve Doğu Roma İmparatorluğu döneminde askeri üs olarak kullanılmıştır.

Doğu Karadeniz’de Türklerin görülmesi İskitlere kadar gider. Bölgede yaşayan Laz ve Canların bu kökten geldiği savunulur. 395 yılında Hunlar ve Akhunlar Erzurum üzerinden bölgeye giriş yapmışlardır. 558 ve 575 yılları arasında Hazar Devleti’nin kurucuları Sabarlar da Anadolu’ya girmişlerdir. Bunun dışında Bulgar, Avar, Uz, Peçenek, Kuman ve Kıpçak Türkleri de bölgeye gelmiştir. Bu dönemde ayrıca yukarıdaki boydan olan Türk toplulukları Karadeniz ve Anadolu’nun değişik yerlerine Doğu Roma İmparatorluğu tarafından yerleştirilecektir.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesi’nde en önemli rolü oynayanlar Oğuzlarla birlikte Kuman ve Kıpçak Türkleridir. Bölge insanının ağız ve fiziki özellikleri Kıpçakların özelliklerini taşımaktadır. Buradaki Kuman-Kıpçak Türkleri Müslüman Çepnilerle kaynaşarak Müslümanlaşmışlardır.

 

Türklerin Anadolu’ya Gelmesi ve Ordu’nun Fethi:

 

1204 yılında IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul, Haçlılar tarafından istila edilince Kommenoslar hanedanı tarafından Gürcü kraliçesinin de desteğiyle Trabzon İmparatorluğu kurulmuştur (1204-1461). Bu devletin sınırları Ordu Yöresini de içine alıyordu. Ordu Yöresi 1270 ile 1380 arası dönemde özelilikle Hacı Emiroğulları’nın mücadelesi ile Türkleşmiştir

Anadolu’ya Selçuklu istilaları 1018 ‘de Çağrı Bey’in komutanlığında başlamış ve bunu 1048 Pasinler Savaşı izlemiştir. 1071’de Malazgirt Zaferi ile de Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır. 1072 yılında başkentin önce Sivas sonra Niksar olduğu Danişment Devleti kuruldu. Bir ara Ünye’ye kadar uzanan devletin sınırları içinde kalan Akkuş’a ve Salman’a Türkler ilk defa ayak basmış oldular. 1175 yılında Danişment toprakları Anadolu Selçukluları’nın eline geçti. Yörede bir çok köy isminde Danişmentlilerin izi görülür. Özellikle Danişment Emiri Yağıbasan’ın Samsun ve Ünye’nin Türkleşmesi’nde önemli katkısı olmuştur.

1243 yılında Sivas’taki Kösedağ Savaşı’nda Selçukluların Moğollara yenilmesi üzerine Anadolu’da Moğol hakimiyeti başladı.  Ancak kısa süren Moğol hakimiyetinden sonra Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Karadeniz’de de bir çok beylik kuruldu. Sivas’ta son Moğol valisi olan Uygur kökenli Eretna Bey tarafından Eretna Devleti kuruldu. Eretna’dan sonra Kadı Burhanettin Devleti kuruldu. Sonra Oğuzların Üçok Koluna mensup Çepnilerden oluşan Merkezi Mesudiye (Milas) olan Hacı Emiroğulları Beyliği, merkezi Niksar olan Tacettinoğulları Beyliği kuruldu. Samsun’da da Canikoğulları Beyliği kuruldu. Bu dönemde Akkuş, Salman çevresi, Ordu ve Giresun yöresinin de Türkleşmesi hızlandı.

Çepni boyları hem kendi aralarında çatışmışlar hem de Trabzon’a seferler düzenlemişlerdir. 1297’de Çepniler Ünye’yi fethetmiştir. Hacı Emiroğlu Bayram Bey 1332’de Trabzon Hamsiköy’e kadar ilerlemiştir. 1380 yılında da Hacı Emiroğlu Süleyman Bey, Tacettinoğulları ile savaşmış ve onlardan Akkuş, Salman ve Niksar’ı almıştır.

XIV. yüzyılda yörede Akkoyunlu etkisinden de söz etmek yerinde olacaktır. Bölgeye Türk göçü bu devlet döneminde de olmuş ve bölgede birçok koyun ve koç heykelleri bulunmaktadır. 

1398’de Yıldırım Beyazıt’ın Kadı Burhanettin Devleti’ne son vermesi üzerine Niksar, Akkuş ve Salman’ın da içinde bulunduğu Ordu ile Giresun yöresi Osmanlı Devleti’ne katıldı.

Klasik Osmanlı Türkiyesi’nde Ordu’nun yönetimi tımarlı sipahilerin elinde idi. Ekonomi kapalı tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. 1455 yılından sonra da arıcılık faaliyetleri gelişmeye başladı. Daha sonra mısır üretimi hububatın yerini alsa da XIX. yüzyıldan sonra fındık üretimi hepsinin yerini alacaktır.

XVIII. yüzyıldan sonra daha önceleri boş olan sahillere doğru inilmeye başlanacaktır. Bugün sahilde yer alan kasaba ve şehirler bu dönemde oluşmaya başlamıştır. Hatta Ordu şehri de bu günkü yerinde bu tarihte oluşmaya başlayacaktır.

         Osmanlı döneminde baş gösteren Celali İsyanları burada da olmuş ve bu isyanlar Sivas beylerbeyi İlyas Paşa tarafından bastırılmıştır. İşte bu tip isyanlar sonucunda da Akkuş ve Salman gibi yüksek kesimlere kaçışlar yaşanmıştır.

         Ordu, 1877’de Trabzon vilayetine bağlı, Trabzon merkez sancağının 9 kazasından biridir. 1870’de Trabzon Vilayet Salnamesinde Ordu’da 79.598 Müslüman, 10.493 Rum, 7.706 Ermeni ve 1.537 yabancı uyruklu kişinin yaşadığı görülmektedir. 1902 yılı Trabzon Vilayet Salnamesinde ise Ordu kazasında 93.139 Müslüman, 13.736 Rum, 9.732 Ermeni ve 509 Protestan yaşamaktadır.

1913 tarihli tahrir defterlerinde Ordu, 20 nahiyeden mürekkep ve adı Kaza-i Bayramlu olan bir merkezdi. 1805 senesinde Şebinkarahisar Sancağı Erzurum'dan alınmış ve Ordu, Gölköy ve Bulancak nahiyeleri ile beraber Trabzon'a bağlanmıştır. 1831'de ise Fatsa hududundan itibaren Ordu, Ulubey, Gölköy, Mesudiye, Aybastı Erzurum Eyaletine bağlı Şebinkarahisar Livasına; Fatsa, Ünye, Akkuş ve Salman Canik (Samsun) Livasına bağlanmıştır. 1871'de yapılan idari değişiklik ile Ordu Kazası merkez olmak üzere Perşembe, Bolaman, Aybastı, Gölköy, Ulubey nahiye yapılmışlardır. 1920 yılına kadar Trabzon Vilayetine bağlı bir kaza olan Ordu 1923 yılında il yapılmıştır.

Tarihi eserleri arasında; Fatsa'daki Bolaman Kalesi, Cıngırt Kalesi, Ünye'de Ünye Kalesi, Mesudiye'de Miletos Kalesi, Kaleköy Kalesi, Kayaköy Kalesi, kaya mezarları, Gürpınar Köyünde kaya mezarları, Konacık Kaya Mezarları, Rum kiliseleri, Gölköy Kalesi, Taşbaşı Kilisesi, Düz Mahalle Kilisesi, Yason Kilisesi, Kemer Köprü, İbrahim Paşa Camii (19. yüzyıl), Hamidiye Camii (1891), Aziziye Camii, Orta Camii, Kirazlimanı Çeşmesi, Osmanbey Çeşmesi, Selimiye Camii (1926), Konstantin Çeşmesi, Ünye Yunus Emre Türbesi, Pontus Krallığı’ndan kalma Salman, Seferli ve Erbaa sınırındaki Kevgir Kalesi gibi.. 

 

Çepniler:

 

Karadeniz Bölgesi’ne çok sayıda Oğuz Boyuna mensup Türkmenlerin yerleştiği görülmektedir. Bunun yanında Kuman, Kıpçak başta olmak üzere Kırgız ve Tatar Türkleri de yerleşmiştir. Bununla beraber özellikle 93 Harbi (1876) olmak üzere çok sayıda Çerkez, Gürcü ve diğer Kafkasya halkları da bölgeye yerleştirilmiştir. Özellikle Gürcüler sahile yakın yerlere konuşlandırılmıştır. Gürcülerle Türkler arasında bir takım olaylar yaşanmıştır. Bunun bir örneği Hekimoğlu Türküsü’nü oluşturmuştur.

 Profesör Faruk Sümer’e göre Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesi’nde Çepniler çok büyük rol oynamıştır. Bölgede Hacı Emiroğulları isimli beyliğin Çepniler tarafından kurulduğuna dikkat çekmektedir. Prof. Faruk Sümer, Çepni; Avşar gibi, adı zamanımıza kadar gelmiş boydur. Vilayetnameye göre Kır-Şehir’in Sulucu Karahöyük Köyüne gelen Hacı Bektaş Veli’nin ilk müritleri Çepni’den idiler. Çepniler’in mühim bir kısmı herhalde 1240’daki İshak Baba Türkmenlerinin isyanlarına katılmıştır.

Onlardan mühim bir kümenin 1277 yılında Sinop yöresinde yaşadığı görülmektedir. Aynı yılda Çepni Türkleri Sinop şehrine denizden hücum eden Trabzon Rum İmparatorluğu’nu mağlup ederek şehrin onun eline geçmesini önlemiştir. Çepnilerin bu tarihten sonra Canit (Canik) denilen Samsun’un doğusundan Giresun yöresine kadar uzanan sık ormanlık bölgeye girerek orayı yavaş yavaş fethettikleri anlaşılmaktadır. XIV. asrın ortalarında bugünkü Ordu vilayetine Bayramoğlu Hacı Emir adlı bir Türk beyinin hâkim olduğunu görüyoruz. Hacı Emir, 1358 yılında kalabalık bir askerle Trabzon’un batısındaki Maçka’ya gelerek bu bölgede yağma yapmıştır. Çepnilerden bir kısmı Akkoyunlular’ın hizmetine girmiştir. Daha sonra da Safeviler’in hizmetine girenler de olmuştur. XVI. asırda Çepniler’e ait 43 yer adı görülmektedir.

Oğuz Kağan Destanı’na göre Oğuz Türkleri’nin 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmut’a göre Divan-ı Lügati’t-Türk’deki yirmi Oğuz bölüğünden yirmibirincisi Çepni’lerdir. Boyun sembolü kurttur.

Geleneksel inançları Bektaşiliktir ve özgün kültürleri Aleviliğe dayanır. Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepniler’in çoğu Sünnileşmiştir.

Anadolu’ya gelmeden önce Türkistan’da diğer boylarla birlikte yaşayan Çepniler, Selçuklular’a katılıp Anadolu’ya geldiler. Karadeniz’in Türkleşmesinde önemli roller oynadılar.

Çepni boyu, Üçoklar kolundan Oğuz Kağan’ın oğlu Gök Han’ın soyundan geldikleri kabul edilir. Çepniler; 1071’de Anadolu’nun, 1277 yılından itibaren de Sinop’tan Trabzon’a kadar olan Karadeniz Bölgesi’nin fethedilmesinde çok aktif görevler üstlendiler.

Çepni kelimesi düşmanla savaşan anlamındadır.  Çepni boyunun özelliği ‘’nerde yağu (düşman) görse orda savaşır’’ olarak anlatılmaktadır.

17.asırda Kâtip Çelebi, Cihannüma adlı eserinde Çepnilerin dilinin Türkçe-Farsça karışımı olduğunu söyler.

Çepniler Karadeniz’in dışında Azerbaycan, Kafkasya, Irak, Balkanlar ve Anadolu’nun birçok yerine dağılmıştır. Çepniler Osmanlılar’dan önce Balkanlar’a geçmiş ve bir kısmı da Batı Anadolu’ya geri gelmiştir. Balkanlar’da Deliorman ve Dobruca’ya yerleşmişlerdir. Ayrıca Gagavuzlar da Çepni’dir.

Günümüzde Rize, Trabzon, Samsun, Sinop, Giresun, Ordu ile Sivas ve Tokat’ta yerleşiktirler. Yüksek kesimlerde yaşayanları da eski Alevi inançlarınca yaşamaya devam etmektedirler. Manisa, Balıkesir, İzmir, Gaziantep, Amasya, Çorum, Tokat Çepnileri de çoğunlukla Alevidir. 

Anadolu Çepnileri 7 gruba ayrılırlar: 1)Karadeniz Çepnileri Ordu ve Giresun’dan Rize’ye kadar olan bölgede yaşarlar. 2)Ulu Yörükler: Sivas, Tokat ve Kırşehir illeri ile ilçe ve köylerinde yaşayan Çepnilerdir. Gümüşhane’nin Kelkit İlçesinden 1520 yılında göç ettikleri biliniyor. İkinci kalabalık grubu oluştururlar. 3)Bozoklar: Yozgat ve çevresinde. 4)Başım Kız Dulu Çepniler: Aydın ve Saruhan çevresinde. 5)Dulkadirli Çepnileri: Kahramanmaraş. 6)Adana Çepnileri. 7)Halep Çepnileri: Halep ve Antakya’da.

 

Akkuş İlçesi:

 

Yöreye (Akkuş ve civarı) Türk göçlerinin ne vakte rastladığı net olarak bilinmemektedir. Ancak tarih ilminden hareketle yöre erken dönemde Türklerin eline geçmiştir. Nitekim gemi yapımı için gerekli ağaçların temini için olsun, savaş için olsun ve ticaret için olsun yöreye sık sık gelindiği bilgiler dahilindedir. Bununla beraber Akkuş’un bazı köylerinde eski yerleşim yerleri vardır. Bunlar Gökçebayır Köyü, Alan, Seferli, Salman’ın aşağı tarafları ve Dağyolu Köyü gibi.

Yine eski adı Karakuş olan Akkuş kazası eski devirlerde avcı kuşlarının yetiştirildiği mekân olmasından münasebetle adının Karakuş kaldığı sanılmaktadır. Başka rivayete göre de buraya gelen insanların kara kuşlardan başka bir şey görmemelerinden dolayı bu ismin kaldığıdır. Bir başka teori ise kışların sert geçmesinden ötürü adının Karakış sonra bunun Karakuş olarak anıldığıdır. Karakuş’un adı dönemin başbakanı Adnan Menderes’in ‘’kara günler geride kaldı. Buranın adı bundan böyle Akkuş olsun’’ sözleri üzerine Akkuş olarak değiştirildiği zikredilir. Daha sonra buraya Kereste Fabrikası kurularak ekonomisinin gelişmesi sağlanmıştır.

Cumhuriyet döneminde Karakuş’ta müdürlük yapanlardan bazıları; Cezmi Balyas, Bedri N. Balyas, Mehmet Çöpoğlu, İbrahim Efendi, Turan Bey, Mazhar Bey, Tahsin Kurul, Kemal Bey, Mustafa Daşkın, Galip Yürükoğlu…

 Başka hatırlatılması gereken husus ise Argan Yaylası’nda bulunan ve halk arasında Kırkkızlar olarak efsaneleşen Kırgızlar Mezarlığı’nın Kırgız Türklerine ait olduğu belirtilmektedir. 1850-92 yılları arasında Sivas vilayetinin Samsun sancağına bağlı Karakuş isminden bahsolunur. 1892-1920 yılları arasında Karakuş bucağı Samsun ilinin Ünye kazasına bağlıdır. 1920’de (69 sayılı kanun) Ordu il olunca Karakuş, Ünye kazası ile bu ile dahil olmuştur. 1954’te 6326 sayılı kanun ile Karakuş ilçe yapılarak Akkuş adını aldı. Yine türkülere konu olan ve Gürcü beyine karşı ayaklanan Hekimoğlu İsmail’in Ünye ve Niksar yolu üzerinde mekik dokunduğundan söz edilir;

 

Hekimoğlu

‘’Hekimoğlu derler benim aslıma

Aynalı martin yaptırdım da (narinim); kendi neslime.

Hekimoğlu derler bir ufak uşak,

Bir omuzdan bir omuza (narinim); on arma fişek.

Bugün günlerden pazardır Pazar,

Çitlice muhtarı (narinim) pustluklar kurar.

Ünye Fatsa arası Ordu da kuruldu,

Hekimoğlu dediğin de (narinim); o da vuruldu.

Konaklar yaptırdım döşetemedim,

Ünye Fatsa bir oldu da (narinim); baş edemedim.

Konaklar yaptırdım mermer direkli,

Hekimoğlu dediğin de (narinim); arslan yürekli.

Bahçearmut dibinde kaymak yedin mi,

Hekimoğlu’nu görünce (narinim); budur dedin mi?’’

 

Salman Beldesi: Tarihi, Kültürü ve Bugünü

 

Salman’ın adı üstünde bir görüş, üç kardeşten Sefer’in, Sefer’liye; Halil’in, Haliluşağına ve Selman’ın ise Salman’a yerleşmesiyle bu adların kaldığıdır. Diğer görüş ise Selman, Halil ve Abdullah olan üç kardeşten Abdullah’ın Aptallı’ya yerleştiğidir. Bunun dışında Danişment kumandanlarından Selman Gazi’nin bu yöreden geçtiği düşünülürse Salman adının bu komutandan kaldığı da sanılmaktadır. 

1961’lere kadar ilçeden gelen heyet tarafından belirlenen muhtarlar tarafından idare edilen Salman’ın bilinen eski muhtarları sırası ile Tâhir efendi, Remzi efendi, Şaban efendi ve Ali Gök’tür. Tabii demokratik olmayan bu yöntem neticesinde halkın üzerinde bir baskı oluştuğundan bahsedilir. Salman Kasabası olan merkez daha evvel Salmanbaşı olarak anılmakta idi. Salman olarak tabir edilen yer Yardibi’nden  Memetgil Sokağı denilen mevkidir.

Salman’da yaşayan ahali ise çevre kent ve köylerden göç etmişlerdir. Bu kentler arasında Sivas, Tokat’ın Erbaa ve Niksar ilçeleri, Akkuş, Çarşamba, Salıpazarı ve köyleridir. XV ve XVI. asırda Sivas ve Tokat’taki mezhep çatışmaları, eşkıya baskınları, kan davaları ve hastalıklar göç nedenleri arasındadır.

 Salman’da yaşayan insanların soy isimleri genel olarak; Çayıroğlu, Çakıroğlu, Kement, Sakallı, Maden, Gök, Patoğlu, Akkaya, Yıldız, Yılmaz, Bilgili, Ayoğlu, Türk, Yalta, Hamurcuoğlu, Demiral, Demiroğlu, Küçük, Zoroğlu, Mıhçı, Gül, Çelen, Demirci, Filizoğlu, Bozok, Ayyıldızoğlu, Çakır, Yıldırım, Sarıçobanoğlu, Varlı, Çamoğlu, Duman, Çetinkaya, Keleş…

Salman’ın mahalleleri: Salman Kasabası merkez olmak üzere 8 mahalleden mürekkeptir. Bu mahalleler sırası ile Merkez Mahalle, Çamalan Mahallesi, Taşoluk Mahallesi, Güveluşağı Mahallesi, Şehit Kerim Mahallesi, Elmalık Mahallesi,  Çakırlar ve Kementli Mahallesi,

       Yukarıdaki kısa izahattan sonra büyüklerin rivayetlerine göre yöreye göçlerin sebepleri arasında ortak noktalar şöyledir; Büyük savaşlar – bunlardan zannediyorum Balkanlar ve Kafkaslardaki bozgunlar kasdediliyor.-, eşkıya baskınları, sıtma hastalığı, isyanlar ve kanun kaçakçılığı gibi… Özellikle de sıtma salgının etkisinin büyük olduğu aşikardır. Özellikle Erbaa ve Bafra ovalarını kıran bu hastalıktan korunmak için insanlar yüksek alanlara kaçmak zorunda kalmıştır. Mesela, Kement uşağının Erzincan taraflarından Bafra’nın Engiz Köyüne ve oradan 1830’lu yıllarda Salman, Kementli, İboşlar, Kemikerişi’ne gelmişlerdir. Çepni olan Kavasların bir kısmı (Çayıroğulları) ise Sivas’ın kuzeyinden Erbaa’ya gelip yerleşmişlerdir. Ancak sıtma salgını dolayısıyla Akkuş civarına (Ortap) ve oradan da Salman’a gelmişlerdir (1700’lü yıllar içinde). Ayrıca Akpınar Kasabası ve Ortabölme Köyünde de Çayıroğulları vardır. Efiolğulları da Kahramanmaraş’ın Andırın Kazasından gelmiştir. Aynı zamanda Andırın İlçesi’nde Çayıroğulları da vardır.  Ancak öbür yandan eski tarihlerde büyük zelzeleden bahsolunur. Bunu da dikkate almak gerektiği kanaatindeyim.

Kültürel bakımdan yöre Tokat, Samsun, Ünye ve kısmen Doğu Karadeniz kültürünün etkisi altında     kalmakta ve bu bir sentez niteliği arzetmektedir. Buna misal verecek olursak birkaç konuşma şeklini vermek istiyorum; ‘ neyi bekliyen gel dâ ayın’, ‘ haçan geldin gı, işin bitti mi yosama !’, ‘bereketli olsun ecim, bu çımıkda mal mı güdüyen’, n’apak hiyol işte, ben bakıyam bu yetime, çol çocoğun içinde irdüçte galdı’, ‘ he agam bu benim ahar beşiğm heç peşimden ayrılmıya n’apak işte!’ gibi geniş bir yöreyi kapsayan bir ağız şekli vardır. Öbür yandan bundan 60-65 yıl önce mısır ekme zamanlarında alevi dedelerin Salman’a geldikleri anlatılır. Bu dedeler bereketli olması amacıyla besmele ile tarlaya ilk tohumu atarlarmış.

Salman merkezinin tarihi yeni olsa da aşağı tarafların yerleşim yeri olarak kullanılması çok eskidir. Kevgir Kale’sinin varlığı ve Jandarma Karakolu’nun altındaki tarihi kalıntılar bunu doğrulamaktadır. Öbür yanda fırın ve mezar yapımında kullanılan kiremit, çanak ve çömlek kalıntıları da bunu desteklemektedir. Türklerin ise yöreye yerleşmesi ise XIII ve XIV. yüzyıllarda olduğu sanılmaktadır. Ancak bununla beraber yayla özelliği gösteren yörenin uzun zamandır yayla olarak kullanıldığı ve sonradan yerleşime açıldığı bellidir. Öte yandan Erbaa, Ünye ve Çarşamba kazalarının yol ayrımında bulunan Salman’ın küçük çaplı ticari yol üzerinde bulunduğu da muhakkaktır.

Halkının büyük çoğunluğu Çepniler’den oluşan yöre, yöresel kıyafetleri ve ağzı özellikleri ile de bunu göstermektedir. Geçmişinde Bektaşi olan halkı; adetleri, kıyafetleri ve konuşma şekilleri ile bu niteliklerini sürdürmüş olsa da zamanla Sünnileşmişlerdir.

 

Salman’da Kültür:

 

Yöre folklorik bakımdan çok zengin değildir. Bunun temel nedeni güçlü bir geçmişten yoksun olmasında aranabilir. Öte yandan Karadeniz’in tipik yerleşim biçimi olan dağınık yerleşmenin de payı olsa gerek! Bununla beraber pıtık oyunu denen misket havaları, davul zurna havaları, topal oyunu, zemah (semah), horon karışımı halay başlıca oyun figürleridir. Öbür yandan klasik halk tiyatroları da yakın zamana kadar meclislerde oynanagelmiştir. Müzik dinleme zevki bakımından kuzey Tokat havaları, Samsun türküleri, Ordu havaları, Doğu Karadeniz ve Trakya havaları beğenilir.

Ordu Türküleri:

*Akşam Oldu Yanıyor Vona’nın Işıkları,

*Al Tavandan Belleri,

*Benimdir (Gökkubbe Altında),

*Bahçaya Gel Bahçaya,

*Boztepe’nin Başında,

*Boztepe’nin Daşında,

*Çambaşı’na Çıktım,

*Çıktım Fındık Başına,

*Çukur Yaylasının Yolu Düz Gider,

*Dalda Fındık Kalmasın,

*Düz Mahalle İçinde,

*Efiloğlu,

*Ekini Biçe Biçe,

*Gülizar,

*Hatipoğlu Nam Verür,

*Hekimoğlu,

*İmeciler Geliyor,

*Keçi Saldım Bayıra,

*Kemençemin Telleri,

*Kırmızılım Kırmızılım,

*Kırmızılım Tutam Tutam,

*Ne Durursun Oralarda,

*Ordu’nun Dereleri,

*Ordu’nun Sokakları,

*Oy Gemici Gemici,

*Oy Kemençe Kemençe,

*Oy Zalutların Alçağı,

*Perşembe’nin Düzleri,

*Sevdiğime Varamadım,

*Şu Akkuş’un Gürgenleri,

*Turnam,

*Uzun Kavak Ne Uzarsın Boyuna,

*Ünye’den Çıktım Başım Selamet,

*Yarimin Giydiği Yeşil Entari,

*Yayla Yaylaya Bakar,

*Yıkırgan’ın Armudu,

*Yine yeşerdi Fındık Dalları,

 

  Çarşamba’yı sel aldı      

          

‘’ Çarşambayı sel aldı, bir yar sevdim el aldı.       

Keşke sevmez olaydım elim bağrımda kaldı.

 

Oy ne imiş ne imiş, kaderim böyle imiş..

Gizli sevda çekmesi, ateşten gömlek imiş.

 

Çarşamba yollarında kelepçe kollarımda,

Allah canımı alsın o yarin kollarında.

      (Nakarat)

Çarşamba yazıları, körpedir kuzuları,

Allah alnıma yazmış bu kara yazıları.

      (Nakarat)’’

                                                       

Başındaki yazmayı

 

‘’Başındaki yazmayı da, sarıya mı boyadın,

Neden sarardın soldun da, sevdaya mı uğradın.

 

Tokat’tan mı geliyon da, kız sen Almuslu musun,

Ben seni alacağım da, söyle namuslu musun.

 

İşliğinin düğmeleri, sıra sıra nakış yar,

Kurban olam boyuna da, o ne biçim bakış yar.

 

Yola yolladım seni de, yollar yormasın seni,

Hızır elinden tutsun da, bize yollasın seni.’’

başıni yazmayı da

 

Diğer yandan klasik Anadolu kültürünün de yöre üzerinde mühim bir tesiri vardır. Televizyon programları ile Anadolu’nun diğer kesimlerinin gösterilmeye başlanması başka yörelerde de aynı özelliklerin taşındığını göstermekte ve bu da halkımızda hayranlıkla beraber ortak hislerin paylaşıldığı gururunu tattırmaktadır!

 

Yöremizden bazı mani ve türkü örnekleri olarak şunları gösterebiliriz;

 

‘‘Fırın üstünde pıtırak,                        

Gelin kızlar oturak.                             

Oturmaktan ne çıkar,                          

 Evlenekte kurtulak.’’                          

 

 

‘‘Teveklikte üzüm var,                         

Eminem sende gözüm var.                    

Seni alamazsam eğer,                            

Aramızda ölüm var.’’                             

 

‘‘Bahçaya gel bahçaya,                        

Kuru fındık bulursun.                            

Alacaksan al beni,                                  

Sonra pişman olursun.’’                         

 

          ‘’Cigarayı yaktırdım,                            

 Pencereye kondurdum.                         

 Yarin uyuyan gözlerini                         

 Öptüm de uyandırdım.’’                       

 

 

‘’Şu dağda ot bitmez mi,                      

Süpürseler gitmez mi,                            

Bir delikanlı şapkası,                             

On beş kıza yetmez mi?’’                      

 

 

‘’Kaş başında kalmışam,                      

Kan uykuya dalmışam,                          

Yazık benim aklıma,                             

El kızına kanmışam.’’                           

 

 

‘’Armut daldan düşer mi,                     

Günden yana pişer mi,                          

Sevip sevip ayrılmak,                            

Şanımız düşer mi?’’                              

 

‘’Maniye mazem sensin,                      

Gül yüzlü yarim sensin,                        

On iki imam aşkına,                              

Kalbimde gezen sensin.’’                     

 

‘’Böyle miydi kavlimiz,                        

Kör olsun gözün,                                  

Allah’ın divanında,                               

Kararsın yüzün.’’                                  

 

‘’İçmem sevdiceğim bir yudum içmem,

Elli dirhem kurşun yesem senden vazgeçmem,

Evlerinin önünden su içmem dedim,

Yardan haber geldi vazgeçmem dedim.’’

                               

Eskilerin Efilü Havaları olarak söyleyegeldikleri türküler de oldukça meşhurdur! Efilü ve Akkuş’un Gürgenleri türküleri anonim olup nesilden nesile aktarılmıştır. Bu türküler halk ezgileri olan farklı köy manilerinden oluşmuştur. Akkuş’a nazaran Salman tarafında daha ağır söylendiği için bu usule Salman Havası denir.  

 

         Akkuş’un Gürgenleri 

‘‘Şu Akkuş’un gürgenleri yıkılmadı mı,

Yar üstüme yar sevmeye sıkılmadı mı.

Şu karşıki tarlayı da kime kazdırdın

Gönderdiğin mektupları kime yazdırdın

 

Kel tepenin taşlarını koyun mu sandın,

Sevip sevip ayrılmayı oyun mu sandın.

Yavaş yürü tombul gelin topukların görünsün,

Ben aklına geldikçe de yüreklerin bölünsün.

 

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,

İnsan sevdiğine bi denem böyle mi yanar.

Üç aşağı beş yukarı salla da mendili,

Demedim mi gülüm sana tanıt kendini.

 

Alçaklardan götürün de benim salımı,

Düşmanlarım bilmesin benim halımı.’’

 

Efilü Türküsü

‘’Kayalardan kayarım,

Yoktur benim ayarım,

Ben bu dertten ölürsem,

Kaderime sayarım.

Bir sigara ver bana da,

Haydi bak dumana dumana,

Düşmanlarım geldi yola da,

Haydi küçüğüm gelmez imana.’’

 

Adet ve Gelenekler:

 

Asker Gönderme ve Karşılama: Askere giden ve gelen gençlere davet yapılır. Askere giden gençlerin avuç içlerine kına yakılır. Askere giden gençler davul zurna eşliğinde kasaba dışına kadar uğurlama yapılır.

Teskere alan askerin dönüşünü ilk müjdeleyen kişiye ailesi tarafından hediye verilir.

 

Cenaze, Defin ve Davetleri: Kişi ölürken yanında Yasin okunur. Yol yordam bilen biri tarafından ölünün fiziki bozuklukları düzeltilir. Üzerine çarşaf örülür. Çarşafın üstüne de bıçak konulur. Ölü gömülene kadar yalnız bırakılmaz.

Çevre köy ve mahallelere ölüm haberi verilir ve ölünün selası okunur. Cenazeyi yıkayacak ve kefenleyecek kişiler belirlenir. Kabir kazma işi yapılır.

           Cenazelerde ölünün birinci, ikinci ve üçüncü dereceye kadar hısımlarının ölü arkasından ağıt yakmaması dananır (ayıplanır). Cenaze namazından sonra ıskat çevirme denilen adette ölü için para dağıtılır. Ölen kişinin mezarı kapandıktan sonra hoca efendini mezar başında dini sual ve cevapları sesli olarak okur ve ölü için niyazda bulunur. Ölü evinde 3 gün yemek yapılmaz. Mevtanın Karasının, Cumasının, Haftasının, Kırkının, Elli İkisinin ve Yılının daveti yapılır.

 

Adak: Adak adama, hayvan kesme şeklinde olabileceği gibi para ya da diğer aynî eşyalar olabilir. Bununla ilgili bir deyim vardır; ‘’ dileğim olsun itlere kuşlara ekmek atacağım.’’

 

Diğer Davetler: Hacı davetleri, Ramazan davetleri, hayr davetleri, adak davetleri, cenaze davetleri ve emekli davetleri.

 

Mart Dokuzu: Baharın başladığı, güneşin Hamel burcuna girdiği, gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart’tır. Diğer anlamıyla Nevruz’dur. Mart dokuzu ile baharın girdiği kabul edilir.

 

Hıdırellez:  6 Mayıs Hıdırellez Kültür ve Bahar Bayramıdır. Bolluk, bereket, dileklerin kabul edileceği, Hızır ve İlyas’ın buluştuğu gün olarak kabul edilen Hıdırellez’in toplumuzdaki önemi büyüktür. Salman’da ve çevre köylerde koruluklarda panayır havası şeklinde kutlanır.

 

Mayıs Yedisi: Bilinmekte ve günce hesap denilen halk takviminde kullanılmakla beraber kutlanmamaktadır.

 

Yaşmak Çekmek: Yeni evlenmiş olan gelin, kaynatası ve büyük kayınlarına karşı yaşmak çeker. Saygı belirtisi olan bu adette gelinler çenberinin bir yakası ile ağızlarını kapatırlardı.

 

        Allamak, Al almak: Allamak denen adet ise kurşun dökme ile yapılır. Kurşun dökme ve allama yapanların seleflerinden el almaları gerekmektedir. Onun için bu adeti çok eskilere kadar bir silsile halinde götürmek mümkündür. Al alınırken; ‘selamün aleyküm aleyküm selam, nerden geliyon nere gidiyon, al almadan geliyom al almadan gidiyom, kes gitsin’ denir ve bir tutam saç kesilir…

 

         Diğer Adetler: Guguk Kuşu teması vardır. Güya, guguk kuşu kaybettiği yavrusunu aramaktadır. Bahar ayında meydana çıkan bu kuş bir sene sonrasına kadar ortadan kaybolur. Öbür yanda yeni doğan erkek çocuk için ileride ev yapar hesabıyla ağaç dikilir. İlk doğan çocuklara akrabaları tarafından meyve ağacı hediye edilir.

          Yeni doğan çocuğun yirmisinde ve kırkında kırklanması ve kırkı çıkana kadar yalnız ve karanlıkta bırakılmaz. Bebeğin perilerden korunması için alcı bacıya allattırılır. Nazara karşı muska taşınması, hastalığa karşı hamalyû yazdırılması ve taşınması. Kötü ya da ayıplanası bir olay karşısında öğsü (odsu) çevrilmesi ( bu bazı yörelerde tahtaya vurma şeklindedir). Tekke adetinin bulunması. Mesela, rahatsızlığı olan kimse tekkeye götürülür saçından bir tutam kesilir. Sonra bu saç yumağı bir beze sarılarak ağacın dalına bağlanır! Kan akıtılır, tuz ve ekmek bırakılır! Salavat getirilir, dua edilir ve dilekte bulunulur!

         Başka bir adet Ramazan ayı çıkarken Ramazan’ın kapıdan uğurlanması! Kapıdan uğurlanan Ramazan’a tekrar gelmesi dileğinde bulunulur.

         . Öte yandan eskilerin ‘ey tanrım Allah’ diye yalvarmaları yine bilhassa kadınların ‘ey gözünü sevdiğim Dedem’ sonra ‘Allah yukarda’ diye Allah’a yalvarma ve yakarışları örnek gösterilebilir.

         Mimari:

 

          Eski evler, samanlıklar, ahırlar ve serenler ağaç ustaları tarafından ağaçtan yapılmaktadır. Evlerin direkleri pelitken olmak üzere duvarları ve döşemeleri gürgenden yapılmaktadır. Hızar içi (direk üstü evler) ya da yontma (kez evler) denilen ev çeşitleri vardır. Yontmadan yapılan evlerde çivi kullanılmaz. Ahşap evler iki katlı olup alt katları yontma ağaçtan yapılır ve genelde ahır olarak kullanılmıştır.

Evler genelde dört köşe ya da dikdörtgen şeklinde olmaktadır. Direk üstü evlerde evin temel kazısı yapılır. Direk sayısı ve yerleri tespit edilir. Ana direklerin altına dokurcun taşı denilen büyük taşlar konur. Köşelerin kesiştiği yere dikilen direğe baba direk denir. Bu direği üzerinden köşelere birer kalas uzatılarak iskelet kurulur. Bu çatılara çadır ayağı denir. Diğer şekilde çatının şeklinin beşiğe benzetilmesi dolayısıyla da beşik üstü denir. Çatılar ise daha evvelden kiremit yerine yonga denilen küçük tahtalarla kapatılırdı. Çatının saçakları yıldız şeklinde ya da üçgen şeklinde kesilerek süslenmektedir. Tahtaların iki yanı da iki sıra çizgilerle ezilerek süslenmektedir.

Daha sonraları ahşap evlerin yerini kasaba merkezinde yığma tuğlaların arasına kalaslar yerleştirilerek yapılan evler almıştır. Son zamanlarda da betonarme evler ağırlıktadır.

 

       Salman’da Giyim ve Kuşam:

 

       Eskilerin kıyafetleri arasında işlik, önlük, saçaklı kuşaklar, yelek, köstek, dolama, fistan ve şu an itibariyle hatırlayamadığım kıyafetler mevcuttur.                                   

Erkek Giyimi: İç çamaşırlar uzun tuman, kollu fanila şeklindedir. Mintan ise genelde yakasız, uzun kollu, ön kısmı açıktır. Pantolon şeklinde şalvarlar giyerlerdi eskiden. Manda derisinden çarık giyilip çarıkbağı ile bağlanırmış. Sonraki zamanlarda karalastik denilen lastik ayakkabılar giyilmeye başlanacaktır.

Çoraplar ise koyun yününden hazırlanan yünlerin çıkrıkta eğrilen iplerle, elde dokunurdu. Onun dışında çıkrık kendir denilen bitkinin liflerinden de ipler eğrilirdi. Yine eği ile eğrilen yünler ile kazak örülürdü. İpler ceviz yaprağı ya da diğer bitki yaprakları ile boyanıp elbise, dastar dokunurmuş. Kendir ipinden ise çul dokunurmuş.

Mintanın üstüne cepken denilen yelekler giyilirdi. Yeleğin cebine zincirle muhtar çakmağı, çakı ve köstekli saat takılırdı. Bele ise kuşak bağlanırdı. Kuşağa hançer, kaşık, kamçı takılırdı. 

Kadın Kıyafeti: Kadınlar tuman giyerler. Üzerine göğsüne kadar açılacak şekilde düğmelenmiş etekçek denilen boy elbisesi giyilir. Etekçek basmadan olabileceği gibi kadifeden de olabilir. Bele püsküllü ve saçaklı kuşak dolanır. Kuşağın ön tarafına dolama takılır. Sonra bir nevi yelek olan kadifeden üzerine şeritler çekilmiş işlik giyilirdi. Etekçeklerde genelde sarı tonlu renkler ağırlıktadır.         

 

         Salman’da Düğün:

 

       Kız Soraklama: Oğlunu evlendirmek isteyen aile, kız soraklaması denilen araştırma yapardı. Kız seçmenin birçok yolu vardır. Bu ya çeşme başında olur, ya pazarda olur ya da düğün ve davetlerde yahut da tavsiye üzerine olur.

        Daha eski devirlerde, misafirin çarığının bağlarını çözerken kız beğenilirmiş. Kızın gönlünün olup olmadığı ise; kızdan bir çanak su istenir ve kızın eli titrerse gönlü var kabul ediliyormuş.

        Kız soraklamasında sıra kıza bakmaya gelir. Oğlan tarafı bir bahane ile kız evine gider ve gerekirse yatıya misafire kalırmış.

 

Dünür Çıkma: Köyün muhtarı ya da hatırı sayılır birisi ile kız evine gidilir. Giderken şeker türü hediye götürülür. Oğlan kız evine gitmez.

Allah’ın emri peygamberin kavli ile kız istenir ve kız tarafı razı ise ‘’ne diyelim, Allah yazdıysa olur’’ der.

 

Söz Kesme: Söz kesmede takı adeti ve cinsi, yatak ve yorgan, çeyiz, sandık, sütlük, okuntu ve başlık parası sözlü olarak karar bağlanırmış. Boğaz altını vazgeçilmezdir.

 

Nişan İsteme: Oğlan tarafı kız babasından nişan tarihi ister. Nişan tarihi belli olduğunda oğlan tarafı nişan aşboğzı ile kız evine gider. Nişan yarım düğün sayıldığından fazla kişi davet edilmez. Okuntu talih şekeri ile yapılır.

Nişan aşboğazı ile kız evine gidilir. İlk başta Kur’an ve dualar okunur. Davetin büyüğü kız ve oğlanı yanına çağırarak yüzüklerini takar. Münasip mi diye cemaata üç kez sorar ve münasiptir cevabını alır, sonra nişanı takar. Gelin adayının hemşiresi tarafından şerbet dağıtılır ve bahşiş alınır. Bir çanak şerbette aynı gelin ve damada içirilir. Bundan sonra eğlence başlar.

Düğün günü nişanda ya da nişandan sonra kararlaştırılır.

 

Düğün: Nisan ve düğün arasında oğlan tarafı eksikliklerini tamamlar. Bayram ve özel günlerde kıza ve annesine alınan hediyeleri ayrıca belirtmekte fayda var.

Okuntular erkek tarafınca karşılanır. Sırasına göre okuntular ayakkabı, sabun, eşarp ve talih şekerlerinden oluşur.

Aşboğaz düğünden bir hafta ya da 3 üç gün önceden kız evine yollanır. Aşboğazın içinde erzak, okuntu, yatak ve yorgan ile diğer çeyizler yer alır. Kız anasına ana sütlüğü takılır.

Düğünler 3 gün sürer ve Uludüğün ile sona erer. Düğünü yönetmek için her iki tarafça itibar gören birisi Düğün Kahyası seçilir. Düğünde öne çıkan davul ve zurnadır. Düğün, mehterin davula vurmasıyla başlar.

Mehter gelen misafirleri karşılar. Yine yemekçilerin başı Aşanası da tepsi ile şeker dağıtır ve bahşiş alır.

Düğün yemeklerinde diğer yemeklerin yanında değişmeyen yemek çeşitleri; mısır çorbası, fasulye turşusu, bulgurlu, et kavurması, karalahana sarması ve nihayet keşkek. Sevilen yemeklerin aktarması istenir.

Davul zurna eşliğinde horan tepilir, halay çekilir, topal oyunu denen davul-zurna kolbastısı oynanır, şarhoş oyunu oynanır ve semah dönülür.

Damatın ayakkabısından dahi sağdıç sorumludur. Gençler tarafından damat saklanır ve ancak bahşiş karşılığı teslim edilir. 

Aşanası şeker ve çeşnilerle dolu bir kalbur hazırlar. At yarışları düzenlenir ve at üstündekiler kalburdan şeker almaya çalışırlar.

Birinci güne gelin düğünü, ikinci güne de güvey düğünü ve üçüncü güne de Uludüğün denir. Uludüğün günü önemli misafirler ağırlanır, muhtarın evine mehter gönderilir. Rakı sofrası kurulur ve sofra reisi seçilir.

 

Kına Gecesi: Kına gecesi düğünün birinci gününde yapılırdı. Kız ortaya oturtulur ve arkadaşlarının söylediği kına gecesi türküleriyle ağlatılır.

‘’Kınayı getir ana,

Parmağını batır ana,

Bu gece misafirim,

Koynunda yatır ana.

 

Çattılar ocak taşını,

Kurdular düğün aşını,

Çağrın gelsin gardaşını,

Yaksın gelin kınasını.

 

Ganil gecesi: Düğünün ikinci gecesi kız tarafı oğlan evine gelir. Bu vesile ile hem oğlan evi görülmüş olur hem de kız tarafı ağırlanmış olur. Kızın erkek kardeşini memnun etmek önemlidir.

 

Askılık: Damat donatma denen bu adette komşular ve misafirler damat ve geline hediyeler takdim ederler. Bu basma denen kumaş ve kadifelerden oluşup damatın omzuna asılırdı. Bunun yanında altın, para, kap ve kaçak verenler de olurdu.

 

       Gelin Giysisi: Gelin giysisine bakarsak şöyle betimleyebiliriz; etekçek denilen işlemeli, pullu ve sarı şeritle süslü al kumaştan kadife elbise. Üstüne geçirilen işlemeli ve sarı şeritli yeşil işlik. Bele dolanan saçaklı, püsküllü ve rengarenk kuşak. Sonra kuşağın üstüne işlemeli beyaz mendil ve mendilin yanına el dokuması boncuklu para kesesi takılır. Alnın üstüne düşen işlemeli ve boncuklu çeki sonra başa beyaz çenber ve onun üstüne sarı bürük örtülür. Yüz ise işlenmiş yeşil yaşmakla kapatılır.

Gelin Alma-Uludüğün: Kız tarafının mehteri oğlan tarafını karşılar. Oğlan tarafından bir kadın Düğünbaşıcı seçilir. Düğünbaşıcının getirdiği düğün alayı kız tarafınca içeri alınmak istenmez.

Damat çimdirmesi yapılır. Köyün gençlerince hamamda damat ve bir erkek çocuk çimdirilir. Erkek çocuktan maksat, ilk çocuğun erkek olması içindir.

Gelin kınası yıkanması olayı, arkadaşları tarafından köy çeşmesinde gelinin kınasının yıkanmasıdır. Geri dönülürken başka yol kullanılır.

Kâhya, gelinin çeyizlerini çul ve dastarlara sardırarak dışarı çıkartır. Aynı zamanda ağıtlarla gelin duvağı giydirilir. Gelini kardeşi kuşak bağlar. Sağdıç gelinin atını hazırlar. Gelin kız kardeşinin kolunda ağıtlarla dışarı çıkartılır ve sağdıça teslim edilir. Gelin atın sağ yanından ata bindirilir. Davullar vurmaya, silahlar atılmaya başlanır. Kız tarafı bundan sonra düğüne katılmaz. Yolda gelinin kucağına döllü döşlü olsun diye güzel bir oğlan çocuğu verilir. Cerek Germe olayı ile gelinin yolu kesilir ve bahşiş istenir.

Yolda damat geline üç defa yumurta atıp, saklanır. Evin önünde gelin atta iken başından aşağı şekerli çeşniler dökülür. Kaynata ve kaynana geline çeşitli hediyeler verip attan indirirler. Gelin evin eşiğini yağlar. Damat bulunur ve gelin ile beraber evin eşiğinden içeri geçerler. İçerde geline ip verilir ve ip gelin tarafından kırılır. Sonra gelin kaynanasını üç defa kucaklayıp kaldırır.

 

Dene Dökme: Mehter çağrılıp semah havası çaldırılır. Geline mısır verilir. Gelin 9 kişi ile semah dönerken bir taraftan da eve bereket gelsin diye elindeki mısırları döker.

Gerdeğe girildikten sonra damat, geline yüz görümlüğü takar ve pencereden üç el ateş eder. Gerdek gecesinin sabahı damatın sağdıçı kızın bohçasını kız evine götürür. Sağdıç eve yaklaşırken ateş eder ki bu sorun çıkmadığı anlamı taşır.

Yeni gelin evde üç gün iş yapmaz. Su gibi temiz olması için sadece su taşımasına izin verilir. 

 

Kavun Gecesi: Düğünden üç gün sonra gelin ve damatın el öpmek için kız tarafına ziyarete gitmesi.

Düğünle ilgili söylenen deyimle düğünü kapatalım;’’Keşkeksiz düğün olmaz’’.

 

       Geleneksel Yiyecekler:

 

Yarma: İyice kurutulan buğday dibek taşında dövülür. Dövme işlemi buğday kepek atıncaya kadar devam edilir. Daha sonra el değirmeni veya su değirmeninde kalın bir şekilde öğütülür. Sonra kalburda geçirilir, rüzgârda savrulur.

 

Dövmelik: Buğday, yarma işinden daha fazla dibekte dövülür. Dövmelik akşamdan fasulye ile ayıklanır ve ıslatır. Pişmeye hazırlanan tavuk bir tencerede içinde dövmelik ve fasulye ile birlikte haşlanır. Tavuk haşlandıktan sonra kemiklerinden ayrılarak didilir ve yine aynı tencereye konulur. Kısık ateşte boza kıvamına gelinceye kadar karıştırılır. Üzerine kızdırılmış tereyağı gezdirilerek yenilir.

 

Bulgurluk: Yabancı maddelerden temizlenen buğday yıkanır ve büyük kazanlarda kaynatılır. Sonra temiz çul ya da dastarlara serilerek günde kurutulur. Kurutma işleminden sonra değirmende öğütülür. Et suyu ve et ile burgurluk karıştırılarak burgurlu çorbası yapılır.

 

Mısır Aşlığı: Buğday işleminden farklı olarak değirmende kalın bir şekilde öğütülür. Mısır aşlığı, mısır çorbasında, lahana sarmasında ve fasulye çorbasında kullanılır.

Mısır Unu: Çiğ misir unu ve fırın misiri unu olarak kullanılmaktadır. Fırın mısırı, mısır koçanının taş fırınlarda fırınlanmasıyla ve değirmende öğütülmesiyle elde edilir. Mısır unundan ekmek, öymeç yapılır ayrıca yemek çeşitlerinde kullanılır.

 

Hoşaf: Armut, erik ve elmanın kurutulmasından yapılır. Kurutma şekli taş fırınlarda ya da güneşte yapılır. Güneşte kurutulacak elma dilimlenerek kurtulur. Bazen ipe dizilerek kurutulur. Sonra hoşaf güzinede kaynatılarak içilir.

 

Pekmez: Armut’un bol olmasından dolayı yörede daha çok armut pekmezi yapılır. Az da olsa elmadan da pekmez yapılır. Önce şıtavatta ezilen meyveler büyük kazanlarda kaynatılır ve suyu süzülür. Süzülen meyve suları büyük tavalarda saatlerce kaynatılarak pekmez haline getirilir.

 

Pekmez helvası: Pekmez ile mısır unu karıştırılır ve içine fındık, ceviz kırılarak ateşte pişirilir.

 

Kuyulamak: Kışlık için patates, kış armudu, elma altına kuru ot serilerek toprağa gömülür.

 

Pancar: Yörede en çok tüketilen sebze türüdür. Toğka denen çorbası, dolması, burgurlusu, aşıklısı, turşusu. Aşlıklısı genelde kurtulan pancardan yapılır.

 

Kabak: En çok tüketilen sebzelerdendir. Közlemesi, haşlaması, tatlısı, reçeli yapılır. Kurusunda da kavurması yapılır.

 

Mısır: Yörede en çok tüketilen sebzedir. Mısır taze iken sütlek denilen közlemesi, haşlaması, pıtlak denilen patlaması, unu, aşlığı, çorbası, keşkeği, salatası, hellesi ve helvası yapılır.

 

Pağla (bakla): En çok tüketilen besinler arasındadır. Kavurması, çorbası, turşusu, zeytin yağlısı, bulgurlusu, aşlıklısı, böreği, diplesi yapılır. Fasulye kırılarak kurutulur, dilerek kurutulur. Ya da fırınlaması vardır. Ayrıca konservesi de yapılır.

 

Kaldırık: Dağda yetişir. Yumurtalısı, dolması, turşusu yapılır.

 

Nivük: Yabani ottur. Sulu yemeği yapılır.

 

Isırgan: Helle denilen yemeği yapılır.

 

Hoşkıram otu: Sulu yemeği yapılır.

 

Sirken otu: Sulu yemeği ve kavurması yapılır.

 

Kirmit (tirmit): fındık mantarı, elik tirmiti, gelin eliği, içi kızıl mantarlarının közlemesi, kavurması yapılır, gelin eliğinin yalnızca kavurması yapılır. 

 

Doğrama: Koyu ayran, süt ya da yoğurda mısır ekmeği doğranarak yapılan yemek.

 

Islama: Et suyu ya da turşu suyuna mısır ekmeği doğranarak yapılan yemek.

 

Öymeç: Tereyağı ile saçta pişirilen mısır ekmeği ufalanarak yeşil soğan ya da pırasa ile yağda kavrulması.

 

Tarhana: Buğday yarmasının ekşi ayranla karıştırılarak belli kıvama getirilmesi ve kurtulması.

 

Süzme: Yoğurdun bir torbada bir gece bekletilerek belli kıvama gelen peynir çeşidi.

 

Çökelek: Ayranın kazanda kesilinceye kadar kaynatılması ve sonra torbaya alınarak suyunun geçirilmesi ile yapılan peynir çeşidi.

 

Ekmek dolması: Yufkanın dürülüp belli aralıklarla kesilerek bir tepsiye yerleştirilir. Sarımsaklı yoğurt üzerine dökülür. En sonunda da kızarmış tereyağı ilave edilerek yapılır.

 

Börek: Kalburun üstüne serilmiş tek kat yufkanın üstüne haşlanmış patates, haşlanmış bakla ya da çökelek dökülerek üstü başka bir yufka ile kapatılır. Sonra alt ve üsteki yufkaların kenarları birbiri ile yapıştırılarak saçta pişirilir. Sonra bunlar yağ dökülmüş yağda tekrar kızartılarak yenilir. Ya da pişmiş yufkaların arasına kıyılmış yufkalar serilerek üstü tekrar başka yufka ile örtülerek tavada kızartılarak yenir.

 

Köy pastası: Un, yağ, şeker, yumurta ve yoğurt karıştırılarak yoğrulur. Sonra bunlar yumru halinde elde yuvarlanır ve yağlı tavaya dizilir ve güzine fırınında pişirilir.

 

Ekmek kurutması: Buğday unundan simit şeklinde yapılan ekmeğin kurutulmasıdır. Islama ya da doğrama yapılarak daha sonra yenir. Askere gidenler için yapılır ve asker dönüşüne kadar saklanırmış.

 

Bileki: Bileki taşında pişirilen ekmektir.

 

Değirmen/ Kül çöreği: Ocak taşına konan hamurun üstü lahana yaprağı ile örtülerek üstü közle kapatılarak pişirilen ekmektir.

 

Hamsi tava: Ayıklanan hamsi mısır ununa belenerek tavada kızartılmasıdır.

 

Kiren: Kızılcık da denilen bu meyvenin kompostosu ve reçeli yapılır.

 

Yaban çileği reçeli:

 

Salman’da Yerleşim, Coğrafya ve Salman’ın Belde Olması:

 

          Eski zamanlarda fakr-u zaruret içinde olan halkın yolu yoktu ve dolayısıyla kasaba ve şehirlerle münasebet de asgari sevideydi. Yol ancak Akkuş’a Kereste Fabrikası açılması ile ormanın taşınması amacıyla yapılmıştır. Yol sayesinde halkın yaşamı kolaylamış ve ticareti atmış olmasına rağmen orman önemli ölçüde yok olmuştur. Yol ancak 1960’lar ile gelebilmiştir. Daha evvelinde kendi yağında kavrulan halkın geçimi bağ ve hayvancılıktan çok az da olsa ticaretten sağlanıyordu. Halkın kendi içinde takas ekonomisinin geliştiği onun yanında ise paranın az kullanıldığı görülür. Köğlek denilen sırt sepetleri ile halktan yumurta, yağ, yün, kendir tohumu ve tavuk toplanır ve karşılığında Erbaa, Ünye ve Çarşamba’dan temin edilen boncuklar ve işlemeler veriliyormuş. Toplanan bu zirai ürünler de başta Erbaa olmak üzere Ünye ve Çarşamba’da satılır karşılığında tuz ve gazyağı alınıyormuş. Daha sonraları tuz ve gazyağına çay ve şeker de eklenmiştir.

İstiklal Harbi ve öncesinde sıkıntılı günler geçiren köye halkın kendi içinden eşkıyalar musallat olmuştur. Genelde cepheden kaçan bu eşkıyalar erkeksiz kalan ve güçsüz olan evlere baskı yaparak, yol keserek gibi kanunsuz işler yapmışlardır. Birçok Salman’lı savaşa gitmiş ve geri dönememiştir. Gidenlerin çoğu da Sarıkamış Cephesi’nde şehit olmuş. Kurtuluş Savaş’ında Ünye’deki top seslerinin Salman’dan duyulduğu söylenirdi. Öyle ki halk Uludüz Tepesi’ne çıkıp bakarlarmış.

Yerleşim şekli tamamen Karadeniz’in coğrafik özelliklerini yansıtmaktadır. Toplu yerleşim sadece kasaba ve şehir gibi meskenlerdedir. Binalar şu an itibari ile betonlaşma yönündeyse de hala büyük nispette ahşap yapılaşma önemli bir yer işgâl etmektedir. Her evin ahırı, kümesi, sereni (ambar), hamamı (eskilerde hamam ve tuvalet evlerin dışında inşa edilmekteydi.), köpek kulübesi, samanlığı ve sap-ekin öbekleri mevcuttur yani bir hane bu yapılarıyla sanki küçük bir köydür. Su problemi söz konusu olmadığından çoğunlukla her haneye göz dedikleri pınarlardan hususi suları evlerinin önlerine akmaktadır. Yöre orman bakımından oldukça zengin olup kış mevsimi hariç her mevsim yeşil ve maviden ibarettir.

Havalar zaman zaman çımık denilen sisli bir yapıya sahiptir. Onun için sulama meselesi de yoktur. Zaten bitki ziraati de buna uygun olup bu ürünler çoğunluğu teşkil etmesi bakımından sırası ile mısır, pancar, fındık, fasulye, arpa, patates ve meyvenin neredeyse her çeşidi yetiştirilmektedir. Ancak arazilerin dağlık olması ve toprakların sığ olması hasebiyle verim kalitesi fazla olmadığından halk gurbet destekli geçimlerini temine mecburdur. Ayrıca tarımda makine kullanımının kısıtlı olması daha fazla emek gerektirdiğinden zahmet arzetmektedir. Bu ve başka sebepler geçim sıkıntısıyla beraber göçü hızlandırmaktadır.               

1988 yılında belediye olan Salman köyü 1968’de çarşı olmuştur.  Salman’da Pazar kurulmasında Yanbaklar denilen Yanbak karısı Emine bacının ve çocuklarının ucuz arsa temin etmeleri de büyük rol oynamıştır. Ancak Salman’a maddi manada büyük hizmeti geçenleri sıralarsak şayet şöyle bir netice meydana çıkacaktır;

1)Salmanbaşı İlkokulu ve lojmanının arazisi Durmuş Gök (Değirmenciler) tarafından verilmiştir (ücretsiz).

2)Orman Binalarının arsaları Durmuş Gök (Değirmenciler) tarafından verilmiştir. (ücretsiz).

3)Karakol Binası ve Köy Konağı arsaları Çayıroğulları (Necipgil) tarafından verilmiştir (ücretsiz).

4)Belediye (Lise) Binası Çayıroğulları (Necipgil) tarafından verilmiştir (ücretli).

5)Cami ve Kur’an Kursu arsaları Çayıroğulları (Sabrigil) tarafından verilmiştir (ücretsiz).

6)Biçin Mezarlığı arazisi Çayıroğulları ve Rıza Hoca tarafından tahsis edilmiştir (ücretsiz).

7)Biçin Kooperatifinin yeri Çayıroğulları tarafından verilmiştir (ücretli).

8)Salman İlköğretim binasının arsası Çayıroğulları (büyük kısmı Necipgil birazı Şükrügil ve azı Rıza Hoca) tarafından verilmiştir (ücretsiz).

9)Eski Su Deposu arsası Çayıroğulları (Muratgil) tarafından verilmiştir (ücretsiz).

10) Yeni su Deposu ve Belediye Binası arazisi Çayıroğulları tarafından verilmiştir (ücretsiz).

11)Pazar Yeri Çayıroğulları (İnce Memetgil) tarafından verilmiştir (ücretli).

12)Köy Çeşmesi (?).

13)Sağlık Ocağı ve lojmanları arsası Çayıroğulları (Necipgil) tarafından verilmiştir (ücretsiz).  

         Salman’ın çarşı olmasıyla beraber civar köy ve mahallelere göre hızlı bir gelişme göstermiştir. Mesela, Salman’dan daha kadim bir yerleşime sahip olan Akpınar’daki (Kuzköy) karakol Salman’a taşınmıştır. Diğer yandan çarşının Dağyolu Köyüne kurulması karalaştırılmışken Dağyolu’nun bu işe gönülsüz yaklaşması Salman’ı geliştirmiştir.  Bu gelişmede Salman halkının özverisinin yanında bulunduğu konum da buna imkân tanımıştır. Salman, civar köylerin ortasında olması hasebiyle tabii bir avantaj elde etmiştir. Salman’a ilk işletmeyi tuz dükkânı şeklinde açan demirci ustası Murat Usta ve ilk kahvehaneyi açan Hüseyin Kement (Şapkanın Hüseyin) olmuştur. Salman’a ilk araba getirenler ise Sabri Çayıroğlu (Çolağın Sabri), Şevki Ayyıldızoğlu (Kürt Şevgü), Uzun Osman, Osman Kement (Sabri Osmanı), Recep Zoroğlu (Recep Hoca) ve Ali Kement (Saralli)’dir. Seyahatler kamyonla yapılıyordu.

1988 yılında belediye olan Salman’da emekli öğretmen Dilaver Mıhçı üç dönem başkanlık koltuğunda oturmuştur. İlk iki dönem CHP’den belediye başkanı seçilen Mıhçı üçüncü döneminde ANAP’tan seçilmiştir. Dördüncü dönem belediye başkanlığı koltuğuna ise DYP’den (DP) emekli öğretmen Murat Kement oturmuştur. En büyük problemlerin başında göç sorunu gelmektedir. Yöre istihdam açısından yetersiz kaldığında halk büyük şehirlere göç etmektedir. Tarım ve hayvancılık açısından yöre desteklendiğinde bu sorunun önemli nispette azalacağı umulmaktadır. İkinci önemli sorunu ise yol problemidir. Özellikle ilçe olan 27 km’lik yol 2006 senesine kadar orman yolundan ibaretti. 2006 yılında başlatılan grup yol çalışması ise devam etmektedir. Salman, Akpınar ve Seferli belediyelerinin ve çevre köylerin ortak yolu olan bu yolun bu zamana kadar kalması esef vericidir. Akkuş, Salıpazarı, Erbaa ve Ünye yol ayrımında bulunan Salman, bu yolların faaliyete geçmesi ile daha bir önem kazanacaktır. Hal-i hazırdaki yollar kullanılmakla beraber bakımsız olduklarından verim sağlamamaktadır.

 

Salman’ın Sorunları:

 

Daha evvel bu sitede 22 Temmuz seçimleri ile alakalı dile getirdiğim yazımdan Salman’la ilgili olan bölümüne burada da yer vermek istiyorum:

         ‘’Şimdi de kasabamıza dönersek, 1988 senesinden beri kasabamız belediye kuruluşuna sahiptir ve imkanlarının kısıtlılığı da herkesçe malumdur. Tüm bunlara rağmen klasik belediye hizmetleri elden gelindiğince verilmeye çalışılmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen kasabamızın mühim sorunları mevcuttur ve bu sorunların çözümünün bir çoğunda da merkezi idarenin yardımına ihtiyaç vardır. Kısaca bu meseleleri elimden geldiğince dillendirmek istiyorum :

1)      Yol Sorunu;

a)      Öncelik ilçemiz ile aramızdaki yolun ıslahı ve asfaltlanması,

b)      Samsun yolunun ıslah edilmesi,

c)      Erbaa yolunun ıslah edilmesi,

d)     Ünye yolunun ıslah edilmesi,

e)      Civar kasaba ve köy yollarının ıslah edilmesi,

2) Sağlık Ocağının ıslah edilmesi, yarı hastane pozisyonuna getirilmesi ve sağlık personeli ihtiyacının karşılanması,

3) Jandarma Karakoluna yer tahsis edilmesi ve asker mevcudunun artırılması.

4) Kasaba merkez imar planının uygulamaya konulması ve özellikle şehir içi yol planının hayata geçirilmesi,

5) Okullarımızın ıslah edilmesi ve öğretmen ihtiyaçlarının giderilmesi,

6) Lise binasının yapılması,

7) Yatılı yurt ve pansiyonların yapılması,

8) Spor alanı ve tesislerinin yapılması,

9) Park ve piknik alanlarının yapılması,

10) Kütüphane ve sohbet odaları yapılması,

11 ) Yerel kültürün özendirilmesi ve mahalli sanatçılar yetiştirilmesi,

12) Sanat kurslarının açılması,

13) Tarımda ve hayvancılıkta ıslah çalışmaları… Tarım ve hayvancılığın teşvik edilmesi; arcılık eğitimlerinin verilmesi ve teşviki, balıkçılık eğitimi ve teşviki..,

14) Tarım ve hayvancılıkla alakalı kooperatiflerin kurulması ve bunların geliştirilerek fabrikasyon sistemine geçilmesi,

15 ) Geleneksel panayır ve eğlence kültürünün yerleştirilmesi.

16 ) Salman’ın kaza (ilçe) olması için merkezi idareye baskının artırılması ya da en azından nahiye (bucak) olması için ısrarda inatçı olunmalıdır.(Gerçi nahiye önemini yitirdi ancak bir ön adım olarak düşünülebilir)

17) Belediye Kabristanlığının kurulması,

18) Ziraat Bankası şubesinin açılması,

19) Eczane açılması,

20) Belediye Düğün Salonunun yapılması,

21) Ormanların ve yaban hayatının korunması,

22) Yöreye özgü ahşap binaların ve yarı betonarme binaların koruma altın alınarak kültürel faaliyetlerde kullanılması’’

 

Kaynakça:

-          Niyazi Çayıroğlu  1998(genel)

-          Durmuş Gök  1999(Göç yerleri)

-          Fatma Çayıroğlu 1998(Genel)

-          Halil Akkaya 1998(Göç ve Kavaslar)

-          Mustafa Kemal Çayıroğlu 2005

-          Behiye Yatla 2005(Mani)

-          Emine Güneş(Maniler)

-          Necla Turna(Yalta),(Mani)

-          100 Temel Eser,(Türküler)

-          Tahsin Çayıroğlu, Salman ve Dolaylarına Ait Ağız Özellikleri

-          Lise Tarih kitabı.

-          Yöre halkı (yöre türküleri)

-          Çayıroğlu Şiirleri

-          Ordu Hakkında Genel Bilgi

-          Karamemet Yusufu (Yusuf Yatla)

-          Murat usta (Murat Çayıroğlu)

-          22  Temmuz Seçimleri ve Salman Kasabası

-          Yaşar Efiloğlu

-          Bahadır Kayım, Tarih Öğretmeni

-          Kuzeymavi.com (Dr. Ali Güler-Yakın Tarihimizde Pontus Meselesi ve Rum Yunan Terör Örgütleri.

-          Wikipedia.org

-          Türküdostları.net

-          Akkuş.bel.tr

-          Karalahana.com

-          Özgür Görür, Sorumlu Doç Öcal Oğuz

-          Turkdiliveedebiyati.turkboyları.com

 

 

TAHSİN ÇAYIROĞLU

1992-2009

Yorumlar (5)Add Comment
0
ordu persenbelı olarak salman koyu hakkında
yazar sadık kaymak , 19 Ağustos, 2010
temmuz 2010 yılı cenaze ıcın geldım asımıle olmamış ınsanları cana yakın mısafırı sever saygılı sevgı gosteren
hatalı kullanımı bildirin
Skoru düşürün
Skoru yükseltin
Oy sayısı: +0
Tahsin Çayıroğlu
Alâkanıza Teşekkürler
yazar Tahsin Çayıroğlu , 17 Ağustos, 2009
Sayın Yaşar abi, Erdal bey ve Yahya beyin alakalarına ve değerli yorumlarına teşekkür ediyorum..
hatalı kullanımı bildirin
Skoru düşürün
Skoru yükseltin
Oy sayısı: +0
yahya GÜNGÖR
Teşekkürler
yazar yahya GÜNGÖR , 25 Şubat, 2009
Diğer yazılarınızı da okumuştum. bunu da Faydalandığımı umarak okuduğumu belirtmek istedim.
hatalı kullanımı bildirin
Skoru düşürün
Skoru yükseltin
Oy sayısı: +1
0
tebrikler ve teşekkürler
yazar yaşar efiloğlu , 13 Şubat, 2009
sevgili tahsin kardeşim tarihi yazılarınızı ,aydınlatıcı bilgilerinizi özlemiştik,hem yeni görevinde başarılar dilerken, azminizin diğer hemşerilerimizede örnek teşkil edeceğine inancım tamdır teşekkürle sağolsınız
hatalı kullanımı bildirin
Skoru düşürün
Skoru yükseltin
Oy sayısı: +5
0
ELİNE SAĞLIK
yazar Erdal.Korkmaz , 12 Şubat, 2009
güzel ve eksiklerimizi tamamladınzı kaleminize sağlık
hatalı kullanımı bildirin
Skoru düşürün
Skoru yükseltin
Oy sayısı: +3

Yorum yaz
daha küçük | daha büyük

busy